Bir ülkenin geleceğini görmek istiyorsanız okullarına bakın derler. Biz baktık. Önce güvenlik görevlisini gördük, sonra kameraları, ardından tutanakları... Eğitim ise sanki koridorun sonunda unutulmuş bir sınıfta kaldı. Eskiden okulun en büyük gündemi teneffüste kırılan cam ya da sınıfta yapılan yaramazlıktı. Bugün ise öğretmene yönelik şiddet, okul personelinin güvenliği, veli baskısı ve öğrenciler arasındaki saldırgan davranışlar konuşuluyor. Eğitimin kendisi, bütün bu gürültünün arasında sesini duyurmaya çalışan en sessiz kişi hâline geldi.

Öğretmen artık sadece ders anlatmıyor; psikolog gibi kriz yönetiyor, hukukçu gibi kelimelerini tartıyor, güvenlik görevlisi gibi çevresini kontrol ediyor. Bir öğrenciyi uyarmadan önce iki kez düşünüyor, çünkü yanlış anlaşılma ihtimali bazen doğruyu söyleme cesaretinin önüne geçiyor. Eskiden öğretmenin otoritesi bilgiyle kurulurdu, bugün ise şikâyet edilmemekle ölçülüyor. Disiplin uygulasa sert, uygulamasa yetersiz. Sesini yükseltse suçlu, sessiz kalsa etkisiz. Öğretmenlik mesleği sanki görünmez mayın tarlasında yürümeye dönüştü.

İşin daha düşündürücü tarafı ise artık okula gitmeyen çocukların bile kimseyi şaşırtmıyor oluşu. Devamsızlık neredeyse yeni eğitim modeli gibi anlatılıyor. "Evde daha verimli öğreniyor.", "Sabah kalkamıyor.", "Canı istemiyor.", "Zaten çok zeki." Bahaneler çoğaldıkça alkışlayanlar da çoğalıyor. Gidişata bakılırsa yakında "Hiç okula gitmedi ama sosyal gelişimi mükemmel." cümlesini de duyarız. Belki beden eğitimi dersini de koltukta uzanarak tamamlarız, laboratuvar deneylerini ise kısa videolar izleyerek geçmiş sayarız.

Oysa okul yalnızca matematik, fen ya da Türkçe öğrenilen bir yer değildir. Okul; sıra beklemeyi, paylaşmayı, anlaşmazlık yaşamayı, özür dilemeyi, kaybetmeyi, yeniden denemeyi, arkadaş edinmeyi ve toplum içinde yaşamayı öğrendiğimiz ilk sosyal laboratuvardır. Çocuk gelişimi açısından akran etkileşimi, yüz yüze iletişim ve okul yaşantısı; ekran başında geçirilen saatlerle ya da evde çözülen testlerle ikame edilebilecek süreçler değildir. Elbette sağlık sorunları, özel gereksinimler veya istisnai durumlar vardır. Ancak uzun süreli devamsızlığın sıradanlaştırılması ve bunun gelişimsel açıdan hiçbir bedeli yokmuş gibi sunulması, çocuğun geleceğine yapılabilecek en büyük iyiliklerden biri değildir.

Biz ise eğitimin niteliğini konuşmak yerine, okulların ne kadar güvenli olduğunu konuşuyoruz. Öğretmenin can güvenliği, okul personelinin huzuru, öğrencilerin birbirine zarar vermeden günü tamamlaması başarı ölçütü hâline gelmiş durumda. Bir eğitim sistemi için asıl başarı; günün olaysız bitmesi değil, çocukların merak ederek öğrenmesi olmalıdır. Fakat biz çıtayı o kadar aşağı indirdik ki artık "Bugün bir şey olmadı." cümlesini başarı raporu gibi dinliyoruz.

Müfredat değişiyor, sınav sistemi değişiyor, kitaplar değişiyor; fakat değişmeyen tek şey sorunların isim değiştirerek çözülmüş gibi gösterilmesi. Çünkü kırılan müfredat değil; güven. Kırılan saygı. Kırılan öğretmenin itibarı. Kırılan okul kültürü. Ve en acısı, çocukların eğitime duyduğu inanç.

Biz bunları konuşurken dünya yapay zekâ öğretmenlerini konuşuyor. Ne yalan söyleyeyim; bu bana teknolojik bir devrimden çok daha büyük bir çürümenin habercisi gibi geliyor. Çünkü öğretmeni yalnızca bilgi aktaran bir yazılıma, okulu yalnızca diploma dağıtan bir binaya indirgediğimiz gün; kaybedeceğimiz şey birkaç meslek değil, insan yetiştirme kültürünün kendisi olacaktır.