İnsan dünyaya geldiği anda sevmeyi bilir mi, yoksa zamanla mı öğrenir?
Daha gözlerini bile tam açamamış, bir bebek, dünyayı tanımıyor, hiçbir şey bilmiyor. Oturamaz, kalkamaz, hatta konuşamaz. Sadece ağlar ama neden ağladığını bile bilmez.
Korkar, üşür ve acıkır. O minicik elleriyle kendini dünyaya getiren varlığa, anneye tutunur.
Annesinin parmağını sımsıkı kavrar. Hayatta kalma içgüdüsüyle sıkı sıkıya tutunmak.
Belki de bu sevmenin ilk halidir…
Sonra, adım atmayı öğrenir, düşme korkusuyla yine anne ve babaya sarılır, yavaş yavaş kelimeler dökülmeye başlar dilinden. Ancak dünya hâlâ kocamandır onun gözünde, biraz büyük, biraz da ürkütücü. Bu yüzdendir kalabalığı görünce annesinin eteğine sarılır. Alışılmadık yüksek bir ses duyduğunda babasının elini daha sıkı tutar.
Gece karanlığında korktuğunda bile odasından çıkıp anne babasının yanına koşar…
Sevgi artık biçim değiştirmiş, tutunmaklığı aşarak güvene dönüşmüştür.
Bir bakışla sakinliği, bir dokunuşla huzuru, bir sarılmayla güven duyabilmeyi öğrenmiştir. Çocukluk, sevginin en saf halidir belki de. Tutunduğun, güvendiğin kişileri, hesap yapmadan, karşılık beklemeden, sadece aidiyet duyarak seversin.
Tutamadığımız, akıp geçen zamanla büyürüz.
Bu kez başka hisler dolar içimize. Adını tam koyamayız ama heyecanlanırız, kalp atışlarımız hızlanır, bir boşluk bir eksiklik hissederiz. Eksikliğini hissettiğimiz ama tanımlayamadığımız, sanki sol yanımızda bir boşluk varmış gibi. Gençliğin en umarsız, en savruk, o deli-kanlı çağında biri çıkar karşımıza.
“Tamamlandım” deriz.
Oysa belki de sadece kendimize ayna ya da kendimizi bulmuşuzdur.
Platon’un dediği gibi:
“Sevgi, insanın kendinde eksik olanı aramasıdır.”
(Platon'un "Şölen”adlı eserinde insanların eskiden "daire şeklinde" olduğu mitolojik anlatımda; insanlar bugünkü gibi değildi. İnsanlar daire şeklinde varlıklardı.Bu yuvarlak insanlar çok kibirli hale gelerek Olimpos Dağı'na tırmanmaya ve tanrılara savaş açmaya kalkıştı.
Zeus İnsanların bu küstahlığına sinirlendi ve onları yok etmek yerine, her birini ikiye bölerek cezalandırdı. Bir yarı erkek, diğer yarısı kadın oldu. Bölünen insanlar, diğer yarısını özlemeye başladı ve ömürlerini diğer yarılarını arayarak geçirdiler. Platon'a göre aşk, bu bölünmüş parçaların tekrar bütün olma arayışıdır.
Bu hikaye Platon’un, insanın doğuştan gelen eksiklik hissini ve "ruh eşini" arama arzusunu simgeleyen metaforik anlatımıdır.)
Severiz…
Çünkü eksik hissederiz.
Sonra hayat başka bir kapı açar önümüze.
Bir çocuk… Kendi kanından, kendi canından bir parça.
Onu severken hiçbir karşılık beklemeyiz.
İlk kez bu kadar temiz, bu kadar saf, bu kadar koşulsuz bir sevgiyle tanışırız.
Erich Fromm’un söylediği gibi:
“Sevgi, birine sahip olmak değil; onun büyümesini istemektir.” Hayatın acı-tatlı anlarıyla fedakarca severiz…Ve sonra, yıllar geçer. Zaman iyisi-kötüsü, aydınlık ve karanlığıyla öğretir hayatı, olgunlaştırır insanı. Bu kez durup düşünür insan, bunca sevmenin içinde kendimi sevdim mi? İşte o an, en çok ihmal ettiği kişinin kendisi olduğunu farkeder.Belki de bütün bu sevme yolculuğu bunun içindir, “Kendini bilmek, kendini bulmak.”
Başkasında aradığımız, aslında en başından beri kendimizde olanı açığa çıkarma macerasıdır.
Severiz.
Çünkü korkarız, tutunmak isteriz.
Çünkü eksik hisseder, tamamlanmak isteriz.
Çünkü bağlanmak ister, güveniriz.
Güvenir, fedakarca severiz.
Ama en sonunda şunu anlarız.
Kalp bazen sebepsiz sever gibi görünse de, aslında her sevgi biraz kendini bulma, kendine varma çabasıdır.
Acaba başkalarını severken, kendimizi ne kadar sevdik, kendimizi ne kadar bildik?
