Şöyle bir çay söyleyelim önce…
Açık olsun.
Biraz dumanı üstünde.
Çünkü gıda meselesi öyle ayaküstü konuşulacak bir konu değil.
Son zamanlarda sık duyuyorum:
“Biz sürdürülebilir gıda yatırımı düşünüyoruz.”
Ne güzel cümle.
İnsanın içini ısıtıyor.
Ama genelde arkasından şu geliyor:
“Yalnız hızlı kazandırsa iyi olur.”
İşte o an, çayın şekeri daha atılmadan konu değişiyor.
Sürdürülebilirlik kelimesi çok kibar.
Kimseyle kavga etmiyor, kimseyi incitmiyor.
Ambalaj yeşil olunca, üstüne minik bir yaprak kondurunca, ürün bir anda doğaya yakın sayılıyor.
Oysa doğa biraz daha net konuşur.
Der ki: “Beni gerçekten seviyorsan, acele etme.”
Eskiden domatesin bir mevsimi vardı.
Kokusu mutfağa daha torbadan girerken yayılırdı.
Şimdi domatesin acelesi var.
Hızlı büyüyor, hızlı satılıyor, hızlı tüketiliyor.
Bir tek tadı ağır ağır uzaklaşıyor.
Belki de bu yüzden pazarda domatese bakarken, aslında çocukluğumuzu arıyoruz.
Gıdaya yatırım yapmak kolay iş değil.
Toprakla uğraşıyorsun çünkü.
Toprak nazlıdır.
Bağıranı sevmez, acele edeni hiç sevmez.
Ama sabır göstereni unutmaz.
Bugün verdiğin emeği, yarın bereket diye önüne koyar.
O yüzden bu iş, “hemen kazanayım” diyenlerin değil, “uzun uzun kalayım” diyenlerin işidir.
Tabii ki hesap yapılacak.
Defter tutulacak, maliyet bakılacak.
Kimse “kâr olmasın” demiyor.
Ama bazen en doğru yatırım, toprağın biraz nefes almasına izin vermektir.
Çünkü yorulan toprak sadece ürün vermez; umut da vermez.
Bugün yeşil dönüşüm konuşuyoruz.
Yarın belki konuşmayacağız bile.
Çünkü hayat bize zaten şunu öğretecek:
Toprağı korumadan sofrayı koruyamazsın.
Çiftçiyi ayakta tutmadan gıdayı güvenli hale getiremezsin.
Ve bir gün anlayacağız…
Bu mesele para meselesi değil, gelecek meselesiymiş.
Bakın, çay da bitmek üzere.
Toparlayalım.
Sürdürülebilir gıda yatırımı; bir trend değil, bir niyet işidir.
Toprağı hammadde değil, emanet gibi görme meselesidir.
Bazı yatırımlar büyür, bazıları kök salar.
Kök salanlar yavaş ilerler ama kolay devrilmez.
Ve belli ki geleceğin sofraları, toprağı incitmeden kazananların olacak.

